Trans Sesler, Yüzler, Hareketler – Türkiye´de nesilden nesile trans olmak

,

Bugün Avrupamerkezci bakış açısıyla Türkiye’ye bakıldığında, farklı sosyal hareketlerin 2010‘lu yılların başında ortaya çıktığı, ya da arttığı gibi bir öngörü, varsayımla karşılaşmaktayız. Bahsettiğimiz bu sosyal hareketlerin birbirlerine çok benzedikleri gibi birbirlerinden çok farklı dinamiklere sahip olduğunu da görebiliriz. Bu bağlamda her sosyal hareketin ortak siyasi amaçları ve ortak çıkış noktaları olduğu gibi, hitap ettiği belli bir toplumsal grubun olduğu da açıkça ortada: toplumsal katılım, siyasi temsiliyet, eşitlik, insanca muamale görme hakkı, düşünce ve basın özgürlüğü, ana dilde kendini ifade etme, inanç özgürlüğü, cinsiyet kimliği, örgütlü mücadele hakkı akla ilk gelen, sadece bir kaç temel talepler arasındadır. Bu tür siyasi taleplere feminist, Kürt, savaş karşıtı ya da işçi hareketlerinde sürekli karşılaşıyoruz. Bu tür ortak siyasi taleplere rağmen, her hareketin kendine özgü dinamikleri düşünüldüğünde, lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve inter bireylerin (LGBTİ) direnmek ve mücadele etmek zorunda kaldıkları çok yönlü ayrımcılıklara ve şiddete rastlamakla birlikte, onların aynı zamanda hak elde etmek ya da bağımsızlaşmak için bir hareket içinde olduğu iddia edilebilir.

Türkiye´deki LGBTİ hareketinin sadece cinsiyet kimliğine sıkışıp kalmadığı, aynı zamanda ırkçılık karşıtı, antikapitalist, işçi ve feminist hareketlerle beraber bir mücadele içinde olduğu da gözlemlenebilir. Örneğin LGBTİ bireyler 1 Mayıs 2001 yılında ilk kez örgütlü olarak Ankara Tren Garı önünde işçilerle bir araya gelerek eyleme katılmış ve diğer siyasi mücadelelerle birlikte kendi sesini duyurabilmiştir1.

Çok yönlü şiddet ve ayrımcılığa karşı mücadelelerde ve LGBTİ toplumsal-cinsel özgürlük hareketinde, özellikle trans bireylerin rolü ve varlığı Türkiye´deki sosyal hareketler yazılı tarihinde her ne kadar görünmez hale getiriliyor olsa da, sözlü tarih onları unutturmuyor ve onlara yeniden bir görünürlük kazandırıyor, bugüne kadar işitilmelerine destek oluyor.

Özellikle 1980 askeri darbesinden sonra devlete karşı bir tehlike olarak etiketlenen toplumun her kesiminden gruplar, bireyler ya da kuruluşlar devlet şiddetine, baskıya ve asimilasyona maruz kaldığı gibi, trans bireyler de devletin yasaklayan, bastıran, yok etmeye ya da eritmeye dayalı şiddet dolu asimilasyon politikasından paylarını almışlardır.

Devletin asimilasyon politikası nedir sorusu sorulduğunda, Türklüğün, erkekliğin, heteroseksüelliğin, orta sınıf aidiyetliğinin ya da sünniliğin, bu gruplara dahil olmayan kişilere devlet ve devlet kurumları tarafından dayatılması, bu dayatmanın da toplumsal sağlık ve istikrarının sağlanması gibi sebeplerle meşrulaştırılması akıllara geliyor. Devletin bu şiddet dolu asimilasyon politikalarına 1980’li yıllarda özellikle seks işçiliği yapan trans kadınların maruz kalması tesadüf değildir. Siyah-Pembe-Üçgen Derneği’nin 2013´te yayınlamış olduğu 80´lerde Lubunya olmak kitabında trans bireylerin karşılaşmış olduğu devlet şiddetine aşağıdaki gibi bir çok örneğe yer verilmekte:

80’lerin ilk yılları trans bireylerin beden geçiş süreçleri için de zorlu yıllardı. Devletin şart koştuğu ameliyatları gerçekleştirmiş olmasına rağmen birçok trans birey kimliklerini değiştiremiyordu. Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu uyarınca bir çok keyfi muamele yapılmaktaydı. Özellikle Sirkeci’deki İstanbul Emniyet Müdürlüğü olan Şansaryan Han ve “Cancan” diye anılan Zührevi Hastalıklar Hastanesi kolektif bir şekilde çalışıyordu. Polis ekipleri tarafından gözaltına alınan trans bireyler bazen günlerce buralarda mahsur kalıyordu. Bu gözaltı ve inceleme süreçlerinde şiddet, şantaj ve rant yoğun olarak görülmekteydi. Polis memurları trans kadınlarla zorla cinsel ilişkiye giriyor, saç kesiyor, sopalarla vuruyordu.2

Trans bireylere uygulanan şiddete dayalı bu asimilasyon politikalarında onların bu tür baskılara karşı, bir yandan diğer politik gruplarda olduğu gibi direndiğine, mücadele ettiğine şahit oluyoruz. Diğer yandan iktidara karşı alternatif politikalar üretme iddiasında olan sol hareketlerden, insan hakları derneklerinden, hatta bazı feminist gruplardan bekledikleri desteği bulamamış oldukları gerçeğini de sözlü tarihçilerin her fırsatta hatırlattığını görüyoruz. Bugüne kadar hakim olan LGBTİ tarih yazımında translara yüzeysel olarak yer verilirken, transların, 1980’li yılların başından beri farklı alanlarda sokaklara çıktığına, açlık grevlerine girip, meclis önüne yürüyüp imzalar topladığına, cinsiyet geçişi ile ilgili yeni yasal düzenlemeler talep ettiğine, iş ve işçi bulma kurumuna toplu başvurular yaptıklarına, ev kapatmalara karşı polise trans olmayan bireylerle beraber direniş gösteren bir harekete sözlü tarihin hemen hemen her cümlesinde rastlıyoruz. 1987 yılında polis ve devlet baskısına karşı toplamda 37 trans ve eşcinsel birey o zamanlar kurulması planlanan “Demokratik Yeşil Parti” merkezinde toplu bir açlık grevini başlatmış, Türkiye’deki kamusal alanda ilk LGBTİ direnişi olarak kabul edile(meye)n bu eylem, özellikle trans hareketinde cesaret verici önemli bir dönüm noktası olmuştur3.

Somut sonuçlar elde edilemese de bu eylem yurt içinde ve yurt dışında ses getirmeyi başarır. Yurt dışının saygın gazetelerinde haber olur ve Türkiye’den de Rıfat Ilgaz ve Türkan Şoray gibi pek çok sanatçı ve aydından destek bulur.4

Bu hareket 1980’li yıllara sıkışıp kalmamış, daha sonra 1990’lı yıllarda da artan trans karşıtı baskı ve şiddete karşı mücadele alanında kendini güçlenerek var etmiştir. Benzer şekilde 1996´da İstanbul Ülker Sokak’ta seks işçiliği yapan trans kadınlara o zamanlar yeni atanan emniyet müdürünün uygulamış olduğu “şehirden transları temizleme politikası” ile yapılan işkenceler ve ev kapatmalar İstanbul´daki politik süreç için belirleyici olmuştur. Bahsi geçen bu yılda İstanbul, Habitat-II İnsan Yerleşimleri Zirvesi’ne hazırlanırken, Ülker Sokak’ta ikâmet eden trans seks işçilerine yönelik polisin “mahalle baskısına” karşı trans seks isçileri, Ülker Sokak´ta bir dayanışma ve ‘kendi aralarında örgütlü’ bir direniş göstermiş olup, bu olayları Türkiye´nin Stonewall´i olarak tarihe yazmışlardır5

Aynı şekilde 2000’li yıllarda bir yandan Ankara´nın Eryaman bölgesinde, “Eryaman Olayları” olarak bilinen ve devlet eliyle desteklenen bir çete tarafından translara yönelik cinayetlerin işlenmesi, öte yandan transların bu bölgeden sürgün edilmesi, sonrasında transların sokakta örgütlenmesine ve bu şekilde bu yıllarda gerçekleşecek olan transların ilk dernekleşme sürecinin başlamasına sebep olmuştur.

Bu çalışmada bilhassa odaklanmak istediğimiz nokta, görünmezleştirilen, sessizleştirilen, yüzsüzleştirilen ve hareketsizleştirilen transların bu tür baskıcı politikalara karşı direniş pratiklerini ortaya koymak ve onların öykülerini kendi ağızlarından dinlemek.

Bu amaçla ileriki bölümlerde farklı zamanlardan farklı trans hareketleri içinde yer alan trans aktivistlere hareketin tarihi, bugünü ve kendi konumları hakkında değerlendirmelerine yer verdik. Bu vesileyle seslerden, yüzlerden ve hareketlerden ne anladığımızı kısaca anlatmak, daha sonra o seslere, yüzlere ve hareketlere bizzat yer vermek istedik:

Trans sesler…

Trans sesler trans olmayan seslere göre çoğu zaman ötekileştirilmekle, ekzotikleştirilmekle ya da marjinalleştirilmekle karşı karşıyadır… Trans erkekler, trans kadınlar ve kendini ne kadın ne de erkek, ya da hem kadın hem de erkek gören diğer translar “seslerinden sözlerinden tanınır” olarak heteronormatif toplumda etiketlenmekten kurtulamıyor. Oysa ki trans bireylerin kendi sesleri hakkında kendi yorumu, bilgisi ve fikri genellikle akıllara gelmez. Bir çok diğer sosyal harekette olduğu gibi sesin, organik özelliklerine pozitif ya da negatif toplumsal anlamlar yüklenilmesi dışında, translar tarafından politik bir araç olarak da kullanıldığını sürekli görmekteyiz. Sesini yükseltmek yerine, sesini duyuran bir trans hareketten bahsedilecek olursa, trans sesler Türkiye´deki genel LGBTİ hareketin duyulmasında, dikkat çekmesinde büyük bir rol oynamıştır.

Trans yüzler, trans hareketler…

Yüzünü göstermek, yüzyüze gelmek, yüzleşmek…Trans kadınlar, trans erkekler ve kendilerini bu kategoriler dışında gören diğer translar, sesleriyle olduğu gibi yüzleriyle de toplumun bir çok alanında “biz de varız” diyor. Görünürlüğün bedeli her ne kadar şiddet, cinayet ya da toplumdan izolasyon olsa da, yaşadıkları toplumla içiçe yaşıyor ve orada varoluş mücadelelerini inatla sürdüyorlar. İstanbul’da 2010´dan bu yana gerçekleştirilen trans onur yürüyüşlerinde “Faşizme karşı bacak omuza” ve “Susma haykır, trans erkekler vardır” gibi sloganlarla kamusal alanda LGB´lerden (Lezbiyen, Gey ve Biseksüel) ayrılarak “boy” göstermekten de çekinmiyorlar. Böylelikle egemen heteronormatif beden algılarını yıkan ‘kocaman elli, uzun boylu trans kadınlar’, ya da belirlenen erkek ölçülerinden farklılaştırılan, ‘ufak tefek tüyleri yeni bitmiş’ trans erkekler, gövdelerini Trans Pride ile İstanbul’un İstiklal Caddesi’nin bir ucundan bir ucuna taşıyorlar…

Bu trans bedenler yürürken, konuşurken, politika yaparken ya da hareket ederken Türkçü, sünni, patriyarkal heteronormatif toplum yapısını “Sevişe sevişe kazanacağız” gibi sloganlar atarak, mizahi bir dille alaşağı ediyorlar. Hemen hemen bütün toplumlarda tektipleştirilen transların esasen kendi özgürlüklerini kendi beden performanslarıyla kendi öznellikleriyle elde ettiklerini ve yaşadıkları dönemin koşullarına göre tektip olmadıklarını, bilakis birbirinden farklı politikalara, bedenlere, seslere ve hikayelere sahip olduklarını bugün artık gözlemleyebiliyoruz. Bu çeşitlilik kendi içinde sürekli bir dönüşüm olduğunu, cinsiyet politikalarının sürekliliğini ve aslında sabit olmadığını hatırlatır. Trans hareketinin bu dinamiğine devingenliğine Türkiye´de metnin başında değinildiği gibi, 1980’lerden bu yana toplum şahit olmuş, trans hareketler egemen tarih yazımına rağmen bir ivme ve görünürlük kazanmıştır.

Aşağıda 1980‘lerden bu yana kendini en azından hareketin bir parçası olarak görmüş farklı nesillerden, kimliklerden, sınıflardan transların hareket hakkında neler düşündüklerine yer vererek onların da bu metinde siyasi aktörler olarak portrelerini çizmek, bu hareketlerin çeşitliliğini en güzel şekilde gösterecektir:

Demet Demir, aktivist, siyasi parti üyesi, İstanbul

Trans olmak 1980’lerden bugüne kadar neyi ifade ediyor sence?

Sosyalist eşcinsel biseksüel trans hareketi içindeyim 4 yıldır. Bugünkü trans hareketi ticari derneklerin denetiminde, bu nedenle 4 yıldır bu kurumlarda yer almıyorum. 3 yıldır siyasi bir parti olab Türk Komunist Partisinde (TKP) yer alıyorum. Partide bir çok kişiyi translar ve eşcinsellik konusunda bilgilendiriyorum. Trans mücadelesi derneklerin proje odaklı ticari bir karakter alması yüzünden bir çok transın uzaklaşmasına neden oldu. Var olanLGBT dernekleri yurt dışından proje ve fon almaları ve burada maaşla çalışan elemanların olması nedeniyle ticari kurumlara dönüşmüştür.

1980’li yıllarda trans olmak daha zordu, gözaltında fiziki ve psikolojik şiddet çok fazlaydı. Gözaltına alındığında bu, bir hafta on gün demekti. Şimdi gözaltından iki üç saatte çıkıyorsun. İki üç saatlik gözaltı süresinde sadece para cezaları, bazı dönemde fiziki şiddet uygulanmaktadır. Eskiden daha çok fiziki ve psikolojik şiddet uygulanıyordu, fakat AKP´nin yeni iç güvenlik yasası ile eylemci ve aktivistlere karșı kullanması için polise verilen yeni yetkilerle 80’li yıllara dönüyoruz. İç güvenlik yasası fuhuş yapanlara da hapis cezası getirmektedir, eskiden olduğu gibi mahkeme kararı olmadan evin kapısı kırılacak, ev araması yapılacak alış veriş esnasında makul şüpheli olarak göz altına alınacak.

Ebru Kırancı, aktivist, İstanbul,

LGBTİ hareketi şu an nasıl algılanıyor?

[…]Evet bugün çok ihtişamlı Onur Yürüyüşleri yapabiliyoruz ve politik anlamda içini doldurabiliyoruz . Bu yürüyüşlerde varlığımızı daha görünür kılarken, aynı zamanda “Katil Devlet” sloganları atarak, kimle mücadele ettiğimizi de haykırıyoruz kitlesel şekilde. 20 sene önce Ahmet Kaya , Şiwan Perver dinlemek de mümkün değildi, İstiklal Caddesi’nin ortasında ben ibneyim, ben transım diye bağırmak hele hiç mümkün değildi. Çok büyük emekler vererek bugünlere geliyoruz. TC´nin sağı solu belli olmaz, çok temkinli olmalıyız. Muhalif olanı susturmak için türlü yönteme başvurabilecek son derece erkek bir sistem var karşımızda. Biz sadece LGBTİ hakları üzerinden siyaset yapmıyoruz aslında. Bu mücadele insan hakları temelinde , her türlü ayrımcılığa karşı, kadına, çocuğa, doğaya sahip çıkan, hak ihlallerinin her türlüsüne karşı bir harekettir. Karamsar değilim, ancak adımlarımızı çok dikkatli atmalıyız[…]6.

Sercan, HDP (Halkların Demokrat Partisi) LGBTİ Komisyonu Başkanı, Ankara

Trans kimliği sence trans harekette diğer kimliklerle nasıl bir arada olabilir?

Ben kendimi Kürt hareketi içinde yalnızca bir trans kimlikle konumlandırmıyorum, siyaset yaptığım bir çok farklı alan bir çok farklı kimlik var. Ben aynı zamanda Kürt olduğum için, erkek olmadığım için, işçi olduğum için, anadilimde eğitim almadığım için eziliyorum ve hepsini bir kimlik olarak önüme koyuyorum. Kürdistan coğrafyasında feodal bir yapı içinde trans olmayı anlatmak zor bir şey, Kürdistanlı kadınlara feminizm dediğin zaman ‘O ne ki?’ diyor, ama aslında bu kadınlar farketmeden feminist bir mücadele veriyor; mutfaktan çıkıyor sokağa iniyor, el emeğini değerlendiriyor. Ben burada trans kimliğimle değil, Sercan olarak mücadele ediyorum. Başka alanlarda yaşadığın ezilmişlikler sana şunu söyletiyor; ben bu mücadelenin bir şekilde içinde olmalıyım. LGBTİ politikası yapmıyorum direkt desem de bir şekilde yaptığım herşey oraya dokunuyor. Sercan kimliğimin içinde çok şey var; Kürt olma durumum var, Alevi olmam var, eşcinsel kimliğim var.

Şevval Kılıç, aktivist, DJ, İstanbul,

Bugünki LGBT hareketi bir Trans-Birey olarak nasıl değerlendiriyorsun?

Örgütlenmeye evet, ama derneklere yaklaşımım biraz mesafeli. Dernekler devletleşmeye başladı, STK´lar (Sivil Toplum Kuruluşları) içimizdeki iblis benim için. 18 yıl STK´larda çalıştım ve şu an DJ´lik yapıyorum, apolitik miyim? Benim her anım politik, benim için insanlarla biraraya gelmekten daha kıymetli bir şey olamaz. Derneklerin de yaptığı şeyler var elbette, ama hemen her gün translara yönelik şiddet haberleri aldığımız bugünlerde henüz dans etmeye vakit var. Dans edeceğiz, ama sivri dilimizden de vazgeçmeyeceğiz. Genel olarak LGBTİ derneklerde ideoloji, yani siyasi hareket çok arka planda kaldı. LG-Dernekler7 ideolojik ve toplumsal anlamda beyaz Türklerin, İngilizce bilenlerin, eğitim alabilmişlerle alamamış olanlar arasındaki toplumsal-sınıfsal farkı günyüzüne çıkarttı ve yine translar bunun dışında kaldı. Herkesten aptal oldukları için mi? Hayır. Translar için başka bir sınıfsal tanım var, prekarya; yarını belli olmayan, bugün çalışıp bugün kazanan, hiç bir sosyal güvencesi olmayan ve de ilk kertede gözden çıkartılabilecek olan sınıf. Sosyal ve ekonomik değişikliklerden ilk ve en çok etkilenecek grup translar.

İlksen, öğretmen, İstanbul

Bugünkü trans hareketi ve politikaları hakkında nasıl bir değerlendirme yapılabilir?

2007 senesine kadar ikili cinsiyet sistemi içerisinden mücadele alanı oluşturan lezbiyen, gay ve feminist hareket ikili cinsiyet sistemiyle çarpıştı. İkili cinsiyet sistemi trans hareket içerisinde bu tarihten itibaren sorunsallaştı. 2010’da yapılan uluslararası “trans pathologization” kampanyasının Türkiye ayağı, trans kimliklerin içinde yer aldığı “cinsel kimlik bozuklukları” tanısına dikkat çekti. İkili cinsiyet sistemine karşı verilen bu mücadele sivil toplum örgütlerinin trans kimlik politikasını tanımasını sağladı. Trans görünürlüğü arttı. Fakat Türkiye Cumhuriyeti yasalarında, transların yıllardan beri var olan barınma ihtiyacı, istihdam, eğitim, sosyal ve sağlık güvenliği gibi temel yaşam haklarıyla ilgili taleplerine rağmen hiç bir değişiklik gerçekleşmedi.

İkili cinsiyet sistemine karşı 2007’den 2012’ye kadar verilen mücadele yerel örgütlenmelerde büyük değişimlere sebep oldu. Bu mücadelenin içerisinde yer aldığım için mutluyum. Şu an Türkiye’de trans erkeklik ve trans kadınlık üzerinden yürütülen politikalar var, fakat ben kendimi bu politikalara ait hissetmiyorum. Bu yüzden bireysel aktivizme devam ediyorum. Eğitim, milliyetçilik, cinsiyetçilik ve ikili cinsiyet sistemine karşı bireysel bir mücadelenin içindeyim.

T-DER (Trans Danışma Merkezi Derneği) Temsilcisi8, aktivist, Ankara

Türkiye´deki LGBTİ hareketinde kendini nasıl konumlandırabilirsin?

6 yıldır profesyonel olarak ve görünür olarak, açık bir şekilde trans politikası yapıyorum, kendimi Türkiye’deki trans ve LGBTİ hareket içinde önemli bir aktör olarak görüyorum. Hareketin gündemine etki edebilecek, değiştirebilecek bir etki alanımın olduğunu düşünüyorum. Benim bu konumum benim politikamı, hem kişisel olarak hem de örgütlü anlamda görünür hale getirmemi engelleyecek bir sebep de olabiliyor, çünkü benim söylediklerim her zaman hareket içinde benimsenen şeyler değil, dolayısıyla da benim faaliyetlerim ignore edilebiliyor, çünkü özellikle eşcinsel erkeklerin aktivizm konforunu sarsan, rahatsız eden bir politika olabiliyor benim trans hareketindeki faaliyetlerim. LGB (Lezbiyen, Gey, Biseksüel) hareket de çoğunlukla transları ayrımcılığa maruz kalma rekabeti ddd üşüncesiyle kendi sınıfına ait görmüyor. Transları politika yaparken alanlarda, mecliste, akademide görmek sadece heteroseksüellerin düzenini sarsmıyor.

Ulaş Sona, Sinema sektörü (sesçi), İstanbul.

Türkiye´deki Trans hareketin neresindesin, ve trans hareket Türkiye’de bugün nereye doğru gidiyor?

Türkiye´deki hareket içindeki yıpratıcı ve samimi olmayan tartışmalardan kendimi yılmış ve uzaklaşmış hissediyorum. Örgütlü mücadeleden çok, bireysel bir çaba içinde mücadele etmeye çalışıyorum.

Trans hareketinde nefret cinayetleri ve yasal haklar çerçevesinde değişiklikler yapmaya çalışan bir çaba da görüyorum. Ama bu çaba daha çok gey ve lezbiyen görünürlüğü üzerinden yerel belediye siyasetinde politika yapmak olarak gerçekleşiyor. İkili cinsiyet sistemini kökten değiştirecek bir politika olarak göremiyorum. Ayrıca sağlık sigortası, zorunlu seks işçiliği ve nefret cinayetleri konusunda herhangi bir iyileştirme ve değişiklik söz konusu olmadı.

Deniz Eren Mutlu , T-DER (Trans Danışma Merkezi Derneği), danışman, Ankara

2000’li yıllarda trans olmak hakkında bulunduğun şimdiki noktadan ne diyebilirsin?

İletişim araçlarının artması ile bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bir dönem 2000’li yıllar. 2000’li yıllar öncesi çocukluğumu yaşadığım dönemde trans kelimesine ulaşmak bile çok zor iken, şimdilerde her türlü görsele ve bilgiye ulaşmak daha kolaylaşmış durumdadır.

Trans hareketin tam da ortasındayım. Hem pratikte bunu yaşayan biri olarak hem de akran desteği verip deneyimlerimi aktaran biri olarak bütünün bir parçası olarak görüyorum kendimi. Günümüz trans hareketinin önemli bir yol kat ettiğini kabul ederken bir taraftan da trans hareketin istismar edildiğini, yani kişisel rant sağlamak amacı ile hareket edildiğini de düşünmekteyim. 2000li yıllar öncesi çocukluğumu yaşadığım dönemde trans kelimesine ulaşmak bile çok zordu şimdilerde her türlü görsele ve bilgiye ulaşmak daha kolay…

“ekmek, adalet ve özgürlük için trans onur yürüyüşü9

2013 yılında gerçekleştirilen Trans Onur Yürüyüşü’nde trans aktivistler sadece yaşanan trans düşmanlığına ve ayrımcılığına karşı değil, aynı zamanda yaşanan diğer ayrımcılıklara karşı toplumda ötekileştirilmeyle karşı karşıya kalmış diğer gruplar adına bu son bölümün bașlıǧında anılan „ekmek, adalet ve özgürlük için“ sloganıyla yürüyüp seslerini duyurdular.

Burada konuşan ve konuşulanlar, trans hareketin çok katmanlı ve yönlü olduğunu göstermekle beraber, sınıfçı, ırkçı, cinsiyetçi ve (heteronormatif) bedenci toplumsal sisteme karşı sadece bir direniş değil, aynı zamanda daha fazla haklar uğruna bir mücadelenin sesleri, yüzleri ve hareketleri olarak okunabilir.

Trans*hareketi bu metinde kısaca anlatıldığı gibi kendi içinde dinamik bir özelliğe sahip olmakla birlikte; çelişkiler, çalkantılar, başarı ve başarısızlıklarla dolu bir karaktere de sahip. Bu da her Trans Bireyin bir yandan hareketi, farklı düşündüğünü, algıladığını ve yorumladığını, diğer yandan da harekete yönelik farklı beklentilere, umutlara ya da umutsuzluklara sahip olduğunu gösteriyor. Bu hareketler bugün, yani Gezi´den sonra daha da konuşulur ve görünür olsa da, yukarıdan da anlaşılabildiği gibi çok daha uzun bir geçmişe sahip.

Trans bireyler, kendi toplumsal değişim süreçleri olan 80’lerde, 90’larda, 2000’lerde ve 2010’larda sadece transfobiye değil, heteronormatif topluma karşı topyekün bir mücadele gösterdikleri “ekmek, adalet ve özgürlük için” sloganları ile toplumu kendi çıkmazlarıyla karşı karşıya getiriyor…

Kaynakça

Doğan, Çağlar, 2004: Dernekten Açlık Grevine ve Buluşmalara 25 Yıl. URL: http://bianet.org/bianet/toplum/30182-dernekten-aclik-grevine-ve-bulusmalara-25-yil (son tarama 19.04.2015).

Erdoğan, Barış/Köten, Esra 2014: Yeni Toplumsal Hareketlerin Sınıf Dinamiği:

Türkiye LGBT Hareketi. Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi • Cilt 2, Sayı 1, Mart 2014. S. 93-113.

KaosGL 2013: Kaos GL 1 Mayıs’ta Alanlara Çağırıyor. URL: http://kaosgl.com/sayfa.php?id=14040, son tarama 18.04.2015

Siyah-Pembe-Üçgen 2012: 80´lerde Lubunya Olmak, İzmir. URL:

http://www.siyahpembe.org/80lerde-Lubunya-Olmak-Web.pdf, son tarama 18.04.2015.

Marksist.org, 2013: Ekmek, adalet ve özgürlük için Trans Onur Yürüyüşü . URL: http://arsiv.marksist.org/haberler/11970-ekmek-adalet-ve-ozgurluk-icin-trans-onur-yuruyusu (son tarama 19.04.2015)

Turan, Elçin, 2014: LGBTİ: Bir Zamanlar Lubunistan. URL: http://www.roportajlik.com/bir-zamanlar-lubunistan/#%29 (son tarama 19.04.2015). Yiğitoğulları, Pınar, 2015: HDP‘nin Trans Aday Adayı Ebru Kırancı’yla Söyleşi. 15 Mart 2015, URL: http://jiyan.org/2015/03/15/hdpnin-trans-aday-adayi-ebru-kiranciyla-soylesi/ (son tarama 19. Nisan 2015).


  1. Bkz: http://kaosgl.com/sayfa.php?id=14040
  2. bkz. Siyah-Pembe-Üçgen, 2012, S. 15
  3. bkz. Erdoğan/Köten 2014, S. 106
  4. bkz: Doğan 2004
  5. bkz. Turan, 2014 (http://www.ropörtajlık.com/bir-zamanlar-lubunistan/#)
  6. bkz.: Yiğitoğulları, 2015
  7. Lezbiyen ve Gey Dernekleri
  8. İsim anonim olarak kullanılmakta.
  9. Bkz. Marksist.org.
Genel