Tarihsel Arkaplan

Kadircan-foto-Izmir-1980-kucuk2
Izmir 1980, Kadir Can

 

Ekonomik ve siyasi dönüşümler/değişimler: Türkiye´nin siyasi tarihi ve toplumsal hareketler

1960’lardan bu yana varlığını hissettiren toplumsal hareketler nasıl bir ekonomik ve siyasi düzlemde ortaya çıktı? “Ekonomik gelişme” modellerinin siyasi iktidar yapısını nasıl etkilediğini, siyasi ve toplumsal iktidar yapılanışındaki değişimlerin de toplumsal hareketlerde nasıl yansıma bulduğunu anlayabilmemiz açısından bu tarihsel süreci beş dönem altında inceleyebiliriz:

a) 1960-70’ler

Ordu, 27 Mayıs 1960 darbesiyle hükümeti devirmesinin ardından geriye hükümetlere güvensizlik besleyen bir anayasa bıraktı. İktidar bloğundaki bu çatlak, kısmi bir özgürlük alanı açtı. Ekonomik düzlemde de köylerden şehre göç yaşanıyor, işçi nüfus artıyordu. İşçiler daha iyi bir hayat istiyordu. 60’ların ikinci yarısına gelindiğinde dünyadaki 68 dalgası ve ulusal kurtuluş hareketlerinin gençlik üzerindeki etkisi belirginleşti. 15-16 Haziran 1970, büyük işçi ayaklanmasına sahne oldu. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK) kapatmayı amaçlayan yasaya karşı büyük şehirlerde on binlerce işçi sokağa çıktı; özellikle İstanbul’da hayat durdu.

1971 muhtırasıyla sol hareketler kuvvetli bir şekilde bastırılsa da, toplumsal muhalefet 70’lerde çok daha güçlü bir şekilde yoluna devam etti. 1 Mayıs 1977, toplumsal hareketin en yoğun temsili oldu. Ancak, 500.000 kişinin katıldığı tahmin edilen mitinge silahlı bir saldırı damgasını vurdu. Bir otel odasından açılan ateşin ardından ortalık karışacak ve miting 34 kişinin hayatını kaybettiği bir katliam olarak anılacaktı. 1977’den 1980’e dek gelen sürece de buna benzer saldırılar; Maraş ve Çorum’daki Alevi katliamlarına büyük şehirlerde faşistlerle devrimcilerin silahlı çatışmaları eşlik edecekti. Milliyetçi Cephe hükümetlerinin sola karşı düşmanca tutumu da bu dönemin belirleyici unsurlarındandı.

Türkiye bu dönem boyunca ekonomide ithal ikameci sanayileşme politikasını izledi. Ancak 24 Ocak 1980 kararnamesiyle bu dönemin sonlandırılması için adım atılıyordu.

b) 1980´ler darbe ve darbe sonrası:

12 Eylül 1980’de gelen darbeyle toplumsal hareketlerin mensupları ya hapse girdi ya da yurtdışına kaçtı. Darbe yönetiminin keyfiliği, hak ihlalleri, temel insan hakları mücadelesinin yoğunlaşmasına sebep oldu. Ordu, yönetimi sivil siyasi partilere bırakırken sahneden çekilmiyor; sivil siyasetin, ordunun sunduğu koşullara uygun olması bekleniyordu. Darbe öncesi partiler yasaklıydı, merkez sağın oylarının toplandığı ANAP tek başına iktidar oldu. Hak mücadeleleri dernekleri bu dönemde kuruldu ve 1980 öncesi devrimci örgütlerin merkezinde olduğu toplumsal hareketler, yerini büyük ölçüde sivil toplum örgütlerine bıraktı. Toplumsal hareketlerin başlıca gündemleri cezaevlerinin koşulları, işkence gibi konulardı. Ordunun yürürlüğe koyduğu Anayasa da keyfi yönetimi temellendiriyordu.

1970’lerde varolan muhalefetin eksikliği, 1980’in ardından farklı sorunlar siyasal alana taşınarak dolduruldu. 1980’lerin sonuna doğru feminist hareket de Türkiye için yeni bir toplumsal hareket olarak güçlü şekilde ortaya çıktı. 1990’lara doğru anarşizm, antimilitarizm ve LGBTİ hareketleri gitgide daha görünürleşecekti. 1990’ların başında uç veren yeni bir toplumsal hareket de “çevrecilik” olacaktı. Türkiye Bergamalı köylülerin, Bergama’da siyanürlü altın aranmasına direnmesi vesilesiyle ekolojik hareketle tanıştı ve sonrasında çevrecilik toplumsal hareketin önemli bileşenlerinden birine dönüştü.

Bu esnada darbe öncesinde yürürlüğe konan -ithal ikameci sanayileşme dönemini sona erdirip Türkiye’nin dış piyasaya açılmasını sağlayacak- 24 Ocak kararları da önüne engel çıkaran işçi örgütlenmelerinin tasfiye olmasıyla birlikte hayata geçmeye başlamıştı. Böylece haklar mücadelelerine işçiler de -eskisi kadar güçlü olmamakla beraber- kaybedilmiş haklarını yeniden almak üzere ekleniyordu.

1984’te karakol baskınlarıyla devlete açıkça savaş ilan eden PKK’nin ise gücü gitgide artıyordu.

c) 1990´lar:

1990’lar Türkiye’nin tam anlamıyla istikrarsızlık yıllarıdır. Cumhuriyetin her dönemine damgasını vuran siyasi figürler belliyken bu dönem bütün siyasi figürleri ezip geçmiştir. Bu dönemde PKK’yle yürütülen savaştaki başarısızlık istikrarsızlığın başlıca etkenlerinden oldu.

Olağanüstü halle yönetilen Kürdistan haricinde darbe koşullarının yavaş yavaş geri çekildiği Türkiye, darbenin yasalarıyla yönetilmekte, daha doğrusu tam anlamıyla yönetilememektedir. 1993-1996 arası dönem ise Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden oldu. 2 Temmuz 1993’te aralarında sanatçı, şair ve yazarların bulunduğu 33 kişi Madımak Oteli’nde binlerce fanatik İslamcının sloganları eşliğinde yakılarak öldürüldü. 1995’te Gazi Mahallesi’nde bir Alevi dedesinin vurulması sonucunda başlayan olaylar ve mahallelilerin tepkileri de bu döneme damgasını vurdu. Bu dönemde çok sayıda yargısız infaza, zorla kaybettirilenlere, polislerin götürdüğü ve bir daha haber alınamayan çok sayıda insana tanık olundu. Diğer yandan güçlenen PKK’yle mücadele etmek için insanlar zorla göç ettirildi, köyler yakıldı, çok sayıda Kürt yerinden edildi. Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazası karanlık atmosfer hakkında bir izlenim veriyordu. Polis memuru, milletvekili ve mafya aynı arabadaydı. Bu ilişkilerin açığa çıkarılması için “Aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleri yapıldı. Ancak soruşturma derinleştirilmedi.

Ekonomide ise 1990’lar boyunca gündem enflasyon oldu. Seçimlere “her aileye iki anahtar” gibi vaatler veriliyor, ardından bu sözlerin hiçbiri tutulmuyordu. Siyasete bu güvensizlik damgasını vurdu. Darbe rejiminin belirlediği %10’luk yüksek barajı geçen partiler %20 civarlarında dolanıyor, hiçbir parti belirleyici olamıyordu. Bu karmaşanın içinden yükselen ise İslami hareketin siyasi temsilcisi Refah Partisi (RP) oldu.

Türkiye’nin batısında darbe koşulları yumuşarken, Kürdistan’da darbe 30 yıl güçlü biçimde varlığını hissettirdi. Olağanüstü hal polise ve askere büyük yetkiler veriyordu. Uzun bir dönem Kürtçe konuşmak ve Kürt demek dahi yasaktı. PKK bu koşullarda ortaya çıktı ve güçlendi. Bu dönem Kürdistan’da kültürel bir özgürlüğe çok imkan tanımıyordu. 1999’da televizyonda Kürtçe klip yayınlatacağını söyleyen Ahmet Kaya lince maruz kaldı ve Türkiye’yi terk etti. Bu yasak ortamında Kürtçe kültürün derlenmesine katkı sağlayacak her şey bir direnme eylemine dönüştü. Olağanüstü hal koşullarında gerillaların cenazeleri dahi eylem yerine dönüşüyordu. Kürtlerin kendilerini ifade ettikleri diğer bir alan da Newrozlardı. Böylece zalim hükümdara direniş bayramı olarak gelenekselleşen Newroz efsanesi, Kürdistan’daki ayaklanmanın estetik bir ifadesi oluyordu.

28 Şubat postmodern askeri darbesi ise RP’nin yükselişine nokta koydu. Ordu, irticayı temel tehlike olarak belirlemiş, DYP’nin hükümetten çekilmesiyle hükümet düşmüştü. RP kapatıldı.

1990’larda Meclis iki kez toplumsal hareket temsilcilerinin yasaklanmasına sahne oldu. İlki Leyla Zana’nın da aralarında bulunduğu Kürt vekillerin Kürtçe yemin ettikleri gerekçesiyle milletvekilliklerinin düşürülmesi ve hapsedilmeleri, ikincisi de başörtülü RP milletvekili Merve Kavakçı’nın milletvekilliğinin düşürülmesi oldu.

Bu istikrarsızlık dönemi 2001 kriziyle iyice derinleşecek, yeni bir arayışta bulunanlar karşılarında, RP’nin İslamcı gömleklerini çıkardıklarını söyleyerek yeni parti kuran ılımlı AKP’yi bulacaklardı.

d) 2000´ler AKP dönemi,

2001 krizinin ardından ekonomi IMF’den gelen Kemal Derviş’e emanet edildi. Derviş çok radikal bir program uyguladı. Krizin ve ekonomik reçetenin ardından gelen ilk seçimde toplumun tepkisi Meclis aritmetiğine yansıyacak, bir önceki dönemde Meclis’te bulunan partilerden hiçbiri Meclis’e giremeyecek ve siyasi zemin külliyen değişecekti. Yeni kurulan AKP %35 civarında oyla tek başına iktidar oldu. Ardından her seçimde oylarını yükseltti. İlk döneminde AB’ye uyum sürecini ve demokratikleşmeyi öne çıkardı. Ama bunlar laik çevrelerin kaygılarını gidermiyordu. 2007’de büyük cumhuriyet mitingleri yapıldı, devamında ise bu siyasi çizgi kendine akacak bir mecra bulamadı.

2005’te ise 1999’dan bu yana ateşkes ilan etmiş bulunan ve silahlı kuvvetlerini yurtdışına çıkaran PKK bir karakol baskınıyla ateşkesi iptal etmiş oldu ve Türkiye’ye yeniden girmeye başladı. Siyasi çatışmalar yeniden gündeme giriyor ancak AKP iktidarını zorlayacak bir raddeye ulaşmıyordu.

“Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle AKP’nin kapatılması konusunu görüşen Anayasa Mahkemesi 2008’de bir üye farkıyla partinin kapatılmaması kararına vardı.

AKP 2011’de yüksek yargı yapısını değiştirecek anayasa değişikliklerini, referanduma dayanarak gerçekleştirdi. Bu dönemde 2013’e kadar “otoriterleşme” eleştirilerinin dozu gittikçe yükseldi.

Ermeni gazeteci Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de katledilmesinin gerçek faillerinin bulunmaması, ardından 28 Aralık 2011’de Roboski’de 33 silahsız Kürt köylünün uçak bombardımanıyla öldürülmesi bu döneme damgasını vuran olaylar oldu. Ayrıca Roboski’nin ardından neredeyse bir gün, sosyal medyada konuşulan konunun hiçbir haber bültenine yansımaması da medyanın siyasi hükümeti eleştirme cüretini yitirdiğinin resmi olarak toplumsal hafızada yerini aldı.

e) 2013 ve Gezi sonrasında toplum ve iktidar

Gezi, beklenmedik bir anda ortaya çıktı. AKP’ye çeşitli konularda tepkiler yükseliyordu; bütün bu tepkiler aynı anda beklenmedik bir mecrada buluştu. İstanbul’un göbeği Taksim’deki parkın, ağaçlarının kesilerek imara açılmasına tepki gösteren eylemcilere uygulanan polis şiddeti, eylemci çadırlarının yakılması ve devamındaki gelişmeler çok sayıda protestocunun Taksim’de toplanmasına sebep oldu. 27 Mayıs’ta yaklaşık 300 kişilik bir grupla başlayan eylem 31 Mayıs’ta yüz binlere ulaştı. Bütün Türkiye eylemlere sahne oldu, 1 Haziran’da polis Taksim Meydanı’ndan tamamen çekildi ve Gezi Parkı bizzat eylemcilerin koordinasyonuyla bir yaşam alanına dönüştürüldü. 15 Haziran akşamında polis yoğun gaz bombası kullanımıyla yeniden Gezi Parkı’na girdi ve tüm eylemcileri zorla dışarı çıkardı.

Gezi eylemi, toplumun farklı kesimlerini bir araya getirdi. İlk başta AKP seçmenlerinin bir kısmı da Gezi eylemlerini desteklemiş, ancak Erdoğan’ın ve partinin bunu bir “darbe girişimi” olarak göstermesinin ardından partinin tabanını toparlaması mümkün olmuştur. Bu bağlamda parti kendi tabanını toparlayabilmek için hedefin Erdoğan olduğunu vurgulayan “Yedirtmeyiz” sloganını kullandı ve tabanını etkisi altında tutmayı başardı.

Gezi’nin bir araya getirmeyi başardığı toplumsal hareketlerden öne çıkanı LGBTİ hareketi oldu. 1990’lardan bu yana örgütlenen ve 2000’lerde büyüyen hareket, Gezi’deki varlığıyla toplumsal görünürlüğünü büyük ölçüde artırdı. Gezi’nin hemen ardından Taksim’de yapılan Onur Yürüyüşü’ne kalabalık bir kitle katıldı. Gezi’yle öne çıkan diğer kesim de taraftar gruplarıydı. Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftarları daha önce de polis şiddetine maruz kalmışlardı, tepkilerini Galatasaray taraftarlarıyla birlikte sokağa taşıdılar. FB, GS ve BJK’li taraftarların; BDP’li- MHP’li- laik cumhuriyetçi eylemcilerin birlikteliğini simgeleyen fotoğraflar bu dönemin simgelerinden oldu.

BDP ise eylemlere katılsa da kitlesel katılım göstermediği gerekçesiyle pek çok eylemci tarafından suçlandı. Bu eleştiri büyük ölçüde Kürt siyasi hareketinin, antidemokratik uygulamalarının eleştirildiği esnada AKP hükümetiyle yürüttüğü çözüm sürecinden kaynaklanıyordu. Ancak Türkiye sınırındaki Kobané’de, Kürtlerin IŞİD’e direnmesine karşın hükümetin bu duruma kayıtsız kalması, hatta Kürtlerin, hükümetin IŞİD’in yanında yer aldığı yönündeki yaygın kanaati çözüm sürecini sallantıya sokacaktı. Kobané eylemleriyle Kürt siyasi hareketi Türkiye sınırlarının dışında kalan Kürdistan’ı da Türkiye ve dünya gündemine sokmayı başardı. Bu AKP’yle Kürt hareketi arasında ihtilaf konusu olarak kalsa da çözüm süreci bir şekilde devam ediyor.

Gezi’yi basının görmezden gelmesi, basın tarafından görmezden gelinmeye alışkın Kürtler için tanıdık olsa da pek çok Türk eylemci için yeniydi ve tepkiyle karşılandı.

Gezi’nin ardından AKP-Gülen cemaati ittifakı çatırdadı. Hükümetin yolsuzlukları ve pek çok yasadışı işi ifşa eden yayınlar yapıldı, hükümet bunları cemaatin “darbe girişimi” olarak tanımladı. Mart’ta yapılan seçimlerde hükümetin, toplumsal desteğini büyük oranda koruduğu ortaya çıktı.

Mayıs’ta ise resmi rakamlara göre 301 işçinin hayatını kaybettiği Soma katliamı geldi. İşçilerin anlattıkları, facianın göstere göstere geldiğini ancak hızlı kömür çıkarmak için bütün emarelerin görmezden gelindiğini gösteriyordu.

Bu hızla çıkarılan kömürler Türkiye’nin büyüme hamlesini devam ettirmek için termik santrallere taşınıyordu. Termik santrallerin yanı sıra pek çok HES’le ve nükleer santrallerle Türkiye’nin doğayı tahrip eden kalkınma hamlesi devam etmekte.

2) Siyasal toplumsal hareketlerin estetiği (Kunst und Aktivismus)

60’larda öğrenci gençliğin eylemlerinin yoğunluğu gündemi belirleyen, görmezden gelinemeyecek bir etken haline gelmişti. Okul boykotu ve sokak eylemleri başlıca mücadele yollarıydı. Eylemler kısa sürede militanlaştı. ABD askerlerinin Dolmabahçe’den denize dökülmesi, ABD Büyükelçisi’nin arabasının yakılması bu eylemlere örnek olarak gösterilebilir. Siyasi zeminin sertliği ve eylemcilere saldırılar da eylemlerin militanlaşmasında önemli bir etkendi. 70’ler boyunca eylemler daha da militan bir çizgide yürüyecek, büyük mitinglerin dışındaki sorunlar korsan eylemlerle dile getirilecekti. Bu dönemde kendini ifade yolu sloganlar, duvar yazıları ve afişlerdi. Duvar yazılarında kültleşmiş sloganların (“Kahrolsun faşizm” gibi) veya örgüt isimlerinin duyurularak, varlığını hissettirmesi amaçlanırdı. Afişler ise daha yaratıcı sanatsal çalışmalara imkan tanıyordu. Afişler genellikle üniversite çevrelerinde üretiliyordu. O dönemde ortaya çıkan ODTÜ Devrimci Afiş Atölyesi, bu bağlamda görsel bir hafıza oluşmasını sağladı.

1980’deki darbenin ardından toplumsal hareketlerin önemli figürleri sürgünde değilse cezaevindeydi. Cezaevlerinde açlık grevleri ve ölüm oruçları, mahpusların seslerini dışarıya duyurmak ve şartlarını düzeltmek için kullandıkları başlıca mücadele aracıydı. Mahpusların, kendilerine zorla tek tip elbise giydirilmesini ve işkenceyi protesto etmek için iç çamaşırıyla mahkemeye çıkması dönemin en özgün protesto eylemlerinden sayılabilir.

Ayrıca mizahın direnişe çevrildiği bir örnek olarak Nokta dergisi de gösterilebilir. Henüz darbe atmosferi etkisini sürdürürken, 1986’da yapılan kapakta Yüksek Öğretim Kurul Başkanı Doğramacı, üniversitenin kapısına tuvalet yaparken resmediliyordu. Karikatür dergilerinin ilk üç sayfasının, siyasi otoriteyi hicve ayrılması geleneği ise hâlâ sürdürülmektedir.

1990’lara girerken Zonguldak’ta işçi eylemlerinin sesi duyuldu. Bu kitlesel eylemi, 1990’lar boyunca kamu emekçilerinin, özellikle öğretmenlerin eylemleri takip edecekti. Ancak 1980’lerin sonuna doğru daha farklı tarzlarda protesto eylemlerine sahne oluyordu Türkiye. Şiddete karşı yürüyüşle gücünü gösteren feministler topluca eşlerinden boşanarak farklı eylem biçimlerinin öncülerinden oldular. Erkek şiddetine karşı mor iğne dağıtmak da feministlerin eylemleri arasındaydı.

Cumartesi anneleri de devlet tarafından kaybettirilen çocuklarını bulma ısrarı ve inadının ifadesiydi. Her cumartesi yapılan eylemlere polis şiddetinin yoğunluğu sebebiyle ara verilse de eylemciler amaçlarından vazgeçmedi ve yeniden cumartesileri buluşmaya başladılar. Cumartesi anneleri belli bir mekanı düzenli ve inatla işgal eden bu ilk eylemle, bir soruna dikkat çekmek için nöbet başlatma eyleminin öncüleri oldular. İş cinayetlerine karşı aynı alanda nöbet tutan Adalet Arayan İşçi Aileleri de adalet ısrarını eylemleştirerek cumartesi annelerini takip ediyordu.

2009’da koşullarını kötüleştirecek başka işlere geçme önerisini reddeden TEKEL işçileri de işgal eylemini derinleştirerek Ankara’da toplu çadırlar kurdu. Çadırlar uzun süre Ankara’nın göbeğinde dursa da sonunda polis saldırısıyla kaldırıldı. Burada oturma eyleminin çadır kurarak konaklama/işgal eylemine dönüşmesini, 2013’teki isyanda Gezi eylemcileri de takip edecekti.

Protesto kültürüne en yakından eşlik eden sanat dalı müzik oldu. Müzik, Sünni iktidarın hedefinde olduğundan neredeyse doğal olarak muhalefetin parçası olan Alevi kültürünün de önemli bir bileşeniydi. Deyişler, zalim hükümdarlara karşı koyan Dadaloğullarının, Köroğullarının, Pir Sultan Abdalların türküleri güncellendi. Ruhi Su halk sanatını derleyen başlıca isimdi. 1980’in ardından Şilili Inti Ilimani’nin de etkisi altında klasik türküler çok seslileştirildi, şarkılarda sloganlara yer verildi. Bunun siyasete angaje örneğini Grup Yorum ve Ahmet Kaya sergilerken, Yeni Türkü ise protestonun daha özerk ve özgün bir alanında yer alıyordu. Türkiye’de pek çok kişi Lazcanın Türkçenin bir şivesi değil ayrı bir dil olduğunu Kazım Koyuncu ve eski grubu Zuğaşi Berepe’den öğrendi. Kardeş Türküler de Anadolu’da yaşayan çok sayıda kültürün bir arada bulunabileceğine işaret etti. Moğollar’ın “Bir Şey Yapmalı” şarkısı eylemlerde söylendi, pek çok müzik grubu ve şarkıcı protesto şenliklerinde yerini aldı. Albüm kapakları da siyasi mesajların yer verildiği birer görsel malzemeye dönüştürüldü zaman zaman. Son dönemde ise Bandista grubu bir örnek olarak verilebilir.

Sinemada Yılmaz Güney, edebiyatta Sevgi Soysal, Firuzan gibi pek çok isim, angaje olmayan siyasileşmiş sanatın örneklerini verdiler. Bu örnekleri birer protesto olarak değil, toplumsal hareketlerin birer yansıması olarak ele almak daha doğru olacaktır.

Genel