İstanbul’da Kentsel Müdahaleler

, ,

Gezi protestolarını 2013 yazında uzaktan takip ettik. Medyada çıkan kapsamlı haberler sanat ve yaratıcılığın büyük rol oynadığı bir harekete işaret ediyordu. Bununla birlikte kentsel müdahale anlayışı için önemli olan üç parametre – neoliberal kentsel gelişim, kentsel alana yönelik eleştiri ve ilerici politik sanatsal pratikler- örnek teşkil edecek şekilde bir araya gelip kitleleri harekete geçirdi. Yarım sene sonra İstanbul’a gidip etrafı dolaştık. Şehre ve Gezi protestolarına bakışımız turistik, öznel ve protestolara katılan kişilerle yaptığımız konuşmalardan etkilendi.

Megakent İstanbul’un kültürle ilgilenen turistlere sunduğu çok şey var, ancak aynı zamanda hızlı bir dönüşüm süreci içerisinde. Turist baskını, gentrifikasyon, emlak spekülasyonu, kentsel sürgün, toplumsal ayrımcılık… İstanbul bir neoliberalizm laboratuvarı; inşaat projelerinin sayısı ve boyutunun Avrupa’da bir benzeri yok. Devasa kentsel gelişim projeleri otoriter bir şekilde yürütülüyor. Her yerde alışveriş merkezleri ve gökdelen işhanları, şehir içinde kapalı siteler ve şehir çevresinde prefabrik yerleşimler göğe yükseliyor. Kamusal alanlar, büyüyen semtler, oralarda oturanlar ve çevre korunmasının ise bir önemi yok.

Bu açıdan bakıldığında Gezi protestosunu tekil bir fenomen değil de, 2013’ten çok önce başlamış olan sosyal çatışmaların bir ifadesi olarak incelemek gerekir. İstanbul’un sakinleri, hüküm süren politikayı eleştirme ve kendilerini koruma amacıyla şehrin farklı semtlerinde politika, bilim, kültür ve sanat alanlarından destekçilerle birlikte organize oldular. Ortaya çıkan aktif ağın faaliyetleri 2013 yazındaki kitle hareketinin temelini oluşturdu. Buna ilaveten, Gezi ve Taksim bölgesinin işgali ve merkezi bir yeşil alana alışveriş merkezi kurulmasının engellenmesi, birbirinden çok farklı arka planlara sahip insanları harekete geçiren ve ana akım medyanın da kavrayabildiği „somutî ve iletişime açık bir konuydu. Protestonun her şeyden önce yaratıcı ve sanatsal pratiklerden yararlanması da, Türkiye dışında olumlu haberler yayınlanmasına katkı sağladı.

Korunaklı sergi mekanını terk eden ve şehrin gerçekliğine temas etmek isteyen sanat, İstanbul için de yeni bir konu değil. Henüz 1995 yılında dünyanın en önemli bienallerinden biri olan İstanbul Bienali’nde Maria Eichhorn’un „Plakatwandî (Afiş Duvarı) isimli çalışması sergilendi. Sanatçı, tarih yüklü Taksim Meydanı’na üzerinde İstanbullu insan hakları inisiyatifleri ve sivil toplum örgütlerinin protesto afişlerinin olduğu bir afiş duvarı yerleştirmişti. 21. yüzyılın başından bu yana çok sayıda sanatçı ve akademisyen radikal kentsel dönüşümün sonucu olan sosyal dışlanmaya karşı faaliyete geçtiler, „araya girdilerî, aydınlatma çalışmaları ve Oda Projesi veya Solidarity Studio gibi kentsel pedagoji çalışmaları yürüttüler. Sanat, Sulukule semti vakasında olduğu gibi şehrin sakinlerini koruma amaçlı bir silah haline geldi. „40 gün 40 gece Sulukuleî etkinliği „dünyanın en eski Roman yerleşimininî yıkılmasını, halkının oradan sürülmesini ve yerine üst orta sınıf için modern sıraevler inşa edilmesini önleyemese de; bu müdahale kültür alanında çalışanlar, sanatçılar, aktivistler ve mahalle örgütleri ile şehir sakinlerinin bir araya gelip ağ oluşturmaları yolunda önemli bir adım oldu. 2013 sonbaharında başlayan İstanbul Bienali de, kentsel alana sanatsal müdahalelerde bulunarak neoliberal kentsel gelişimi eleştirme amacını güdüyordu. Ancak gerçekler sanatın önüne geçti.

2013 yılının Mayıs ayı sonunda şehir aktivistleri Gezi parkını işgal ederek, polis şiddetine rağmen oradan uzaklaştırılmalarına izin vermediler. Parkın her yerine yayılan çadırlardan kendi kendini yöneten küçük bir şehir meydana geldi. Devlet arazisinin özel sektör tarafından kullanımına ve kapitalist sisteme radikal bir alternatif olarak görülebilecek kamusal bir alan yaratan barışçı, hoşgörülü ve dayanışmacı bir birlik oluştu. Şehir sakinlerinin eleştiri, korku ve umutları kentsel alanda ifadelerini buldu. Alanlar, sokaklar ve evlerin duvarları, küratör Fulya Erdemci’nin deyişiyle „Caddenin bütün dikey ve yatay yüzeyleri slogan ve duvar yazılarıyla döşenmiştiî. Belki de bu (Baudrillard’ın 1975 tarihli Kool Killer’da sözünü ettiği) „keçeli kalem ve spreylerle silahlanmış binlerî, işaretlerin kentsel düzenini bozmaya yetecek kişiler olacaklardı. Sanat ve performans günlük yaşamın parçası haline geldi, sanat elle tutulabilirmiş gibi gelen daha iyi bir dünyanın önünü açtı. Geceleri gerçekleşen çatışmalarda atılan gaz mermilerinden „Kendi Başını Yiyen Kralî heykelini yapan Genco Gülan ya da „Kahrolsun faşizm, yaşasın sanatî diyen Şükran Moral gibi köklü sanatçılar da harekete dahil oldular.

Tencere ve tavalara vurmak, duvar yazıları veya palyaço orduları sempati duyduğumuz eylem formları. Eleştiriyi kamusal alanda açıkça dile getirmek konusunda insanı cesaretlendiriyorlar. „Kırmızılı Kadınî veya „Çıplak Adamî medyada dolaşımda olan etkili resimler. Ama sanat, memnuniyetle iddia ettiğimiz gibi direnişin en önemli silahı oldu mu? Sanat şiddet eğilimli güvenlik güçlerine karşı kendini koruyabilir mi? Kentsel direniş barikatlar olmadan mümkün olabildi mi? Gezi protestoları barışçıl sanatsal ve yaratıcı oluşumların, yabancılaştırma ve mizahın yeni ittifaklar kurma (aktivistler ve apolitikler, solcular ve ulusalcılar, ateistler ve inançlılar, LGBT eylemcileri ve futbol taraftarları arasında) potansiyeli olduğunu gösterdi. Ve Gezi protestoları güçlü resimler ürettiği ve başarılı bir halkla ilişkiler çalışması yürüttüğü için büyük bir uluslararası dayanışmaya sahne oldu.

Ama bu büyük gösterinin ardından ne geldi? Gezi Parkı’nın 16 Haziran 2013’te boşaltılmasının ardından politik olarak çok katmanlı bu hareketin nasıl bir arada tutulup aktif şekilde sürdürülebileceği sorusuna ve direnişin geleceğine dair tartışmaların sürdürüldüğü park forumlarına ne oldu? Taksim Meydanı’nda hareketsiz şekilde bekleyen „Duran Adamî cevabı belki de vaktinden önce vermişti. Ülke çapında 3,5 milyon kişi gezi protestolarına katıldı, bunlardan yaklaşık 8.000’i ağır yaralandı ve hayatını kaybedenler oldu. AKP buna rağmen 2014 yılı belediye seçimlerini kazandı. Sanatsal müdahalelerin ne kadar etkili olduğunu doğrudan başarılarla ölçmek mümkün değil. Kentsel düzenin geçici olarak bozguna uğratılması ve ütopya ihtimalinin ışık saçmasının protestolara katılanlar için önemli bir tecrübeye dönüştüğünü varsayalım. Peki ya bu durum nasıl olup da sürekli bir eleştirel harekete, net bir politik söyleme, tek tek yaşamların değişmesine yol açacak; topluca hayal edilen daha iyi toplum nasıl gerçeğe dönüşecek? „Gezi ruhuî belki de güçlenen politik ve sosyal katılım ile mikro düzlemdeki çok sayıda yeni projede yaşamaya devam ediyor. Komşu Kafe Kolektifi’nde veya 28 Haziran 2013’te çalışanlarının Gezi’den güç olarak kendi yönetimleri altında üretebilmek amacıyla işgal ettiği Kazova Tekstil fabrikasında. Fabrika ve 2014 yılı başında açılan Diren!Kazova dükkanı1 çok şey vaat ediyor, ama nasıl devam edileceği veya alternatif bir yapının kurulup kurulamayacağı henüz belirsiz. Bavulumuzda deseni ìTürk Yazıînın ruhu ve estetiğinden esinlenmiş bir giysiyle, Berlin’e dönüyoruz.


  1. Diren! Kazova dükkanı kapandı, fakat işçiler Özgür Kazova Tekstil Kooperatifi olarak resmen geri kazandıkları makinalarıyla, Rami’deki fabrikalarında hala üretime devam ediyorlar.
Genel